Numaralı gözlük alırken öğrendiklerim


30 yaşını geçmeden göz rahatsızlığını önemsemeyen biri olarak piyasadaki durumları bilmiyordum. Hayatında bir defa güneş gözlüğü almış ve onu yıllardır kullanmış biri olarak optikçilere uzaktım. İyi ki de uzakmışım. Sinirlerimin bu kadar gerildiği başka bir alışveriş daha hatırlamıyorum. 1 dolara Çin'den getirttiği gözlük çerçevelerine yüz elli lira fiyat biçen mi ararsın, istediğim model yerine "sana onlar yakışmaz abla bunlardan al" diyerek elinde Nuh Nebi'den kalmış gözlükleri satmaya kalkanları mı? Neyse sonunda babamın senelerdir gittiği optikçiye ulaşarak derin bir nefes aldım. Ya rabbül alemin büyüksün. Optiklerden birinde ben gözlük denerken zavallı bir kızcağız ilk defa lens alıyordu. Ordaki satıcılar da lens konusunda benden daha cahildiler. Kız lens takıp çıkaramıyorken kıza günlük lens sattılar. Her gün yarım saatini ayır, derslerinden okulundan feragat et diye salık verdiler. Bunların aylık olanları var diyemedim ya la. İnsanları mahcup etmek istemedim. Yazık oldu Süleyman Efendiye.  

Bu haram helal nedir düşünmeyen zatlar, o Çin malı çerçeve ve camları devlete fahiş fiyata satıyor. İçim cız ediyor. Aynı durum eczanelerdeki ilaç yolsuzlukları için de geçerli. Eczacı hasta muayene olmadan eve düzenli aralıklarla ilaç yolluyor. Bu nasıl oluyor? İnsanlar şikayet etmekten çekiniyor, selam verip borçlu çıkmak istemiyorlar. Sağlık sektörü diye bir şey var, ticari bir tezgah. İlaç devleri Afrika'da insanları kobay olarak kullanmıyor mu? Senelerdir şeker hastalığı diye bir şey var, etrafımızda sürekli ilaç kullananlar insanlar var. Tedavi diye bir şey yok. Her yeni hastalık yeni bir bağımlılık ve dolayısıyla tüketim mecrası olarak karşımıza çıkıyor. 

Peki ne yapacağız. Durum basit. Basit yaşamayı öğrenmek zorundayız. Hayatımızın her alanındaki abartıları temize çekmek zorundayız. Paran var diye orda burda yemekler yiyorsun. İçinde ne var bilmiyorsun. Çocuklarına onları yediriyorsun. Sonra adı sanı yeni duyulan hastalıklar ortaya çıkıyor. Mesela krup diye bir şey varmış ben yeni duydum. Allah sabır versin. Böyle şeyleri duyunca aklıma İmam-ı Azam ebu Hanife gelir. Onun küçük yaşta hafız oluşuyla alakalı bir kıssa anlatılır. Yaş konusunda çeşitli rivayetler olsa da kıssanın vurucu kısmı insanın içine işler.

Babası nehirde yuvarlanan bir elmayı ısırıp pişman oluyor. Elmayı yemiyor ve sadece o ısırığın suyunu yutuyor. Daha sonra o elmanın sahibini arıyor. Helallik istiyor. O zat da 7 yıl kölesi olursa helallik vereceğini söylüyor. İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye göre eğer babası o elmanın suyunu yutmasaydı 6 yaşında değil çok daha erken hafız olacaktı. 

Kıssa anlatmadaki beceriksizliğim yüzünden seni etkilememiş olabilir. Ama beni çok düşündürmüştür. Atalarımızın yediği hurmalar yüzünden acı çekmemiz adil mi? Hayata bakışın acının kötü bir şey olduğu varsayımına dayanıyorsa acı çekmek elbet kötü gelir. Ama acıyı bal eylebilmek var işte. Senin hayvani yanlarını törpüleyecek başka ilaç varsa onu al. Şehvetini, kibrini frenleyecek şeyler edin. Arada sırada çıkar o topukluları, toprağa bas. Kirli, yırtık pırtık elbiselerle duble yolun ortasındaki ağaçların yanında, sırt üstü uzanan, çöp toplayan çocuk özgürlüğü yaşayabil.

 

Blogroll

sardunya, yasemin, zeytin, jacobinia, lonicera, hydrangea